Buz Çağında Anadolu Medeniyeti ve Geleceğimiz


 

Buz çağının yaklaşık 14.000 yıl önce sona erdiğini biliyoruz. Giderek ısınan dünyamız, bunun doğal sonucu olarak buzların daha fazla eridiği ve zamanla pek çok karanın su altında kaldığı bir dönem yaşadı. Tarih olarak tanımladığımız yazılı medeniyetimize ait tüm gelişmeler buz çağı sona erdikten sonra ortaya çıktı. Ancak insanoğlu buz çağında da yaşıyordu. Bambaşka bir dünyanın ve coğrafyanın sakini olan bu insanların yaşadığı çevre nasıldı, hiç merak ettiniz mi?

Doğrusu ben ettim ve deniz derinlik haritaları üzerinden giderek, denizlerin 80 metre daha alçak olduğu buz çağının Marmara Denizini çizmeye çalıştım. Haritadan görebileceğiniz gibi o zamanlar ne Boğaziçi ve Çanakkale boğazlarının birer vadiden ibaret olduklarını, Marmara Denizi’nin ise bugünkü halinin üçte biri büyüklüğünde bir gölden ibaret olduğunu görüyorsunuz. Marmara Denizine serpiştirilmiş günümüzün adaları ve yarımadaları ise o zamanlar ya birer tepe veya yüksek topraklar olarak görünüyor. Derinliği 80 metrenin altında olan İznik Gölü büyük bir ihtimalle kuru bir vadi olsa gerek.

14 bin yıl önce Marmara Gölü

14 bin yıl önce Marmara Gölü

Bu haritada asıl heyecan verici nokta tarih öncesine ait olası yerleşim merkezlerinin çoğunun şu anda sular altında olduğunu fark etmemiz. Kaynakların bolluğu ile tarih öncesinden beri ve günümüzde de insanoğlunun büyük bir kısmının sahillerde yaşadığı göz önüne alındığında, Anadolu tarihinin pek çoğunun bu suların altında yattığını tahmin etmek mümkün görünüyor.

Aynı mantıkla biraz da korkmak gerekiyor, zira buzlar erimeye devam ediyor ki bu durumda şu anda insan nüfusunun % 70’inden fazlasını barındıran pek çok sahil ve sahil kenti bir kaç yüz yıl sonra sular altında kalabilir. Buna sevgili İstanbul’umuz da dahil. Dünyayı daha fazla ısıtmayalım. Ne dersiniz?

Son 24.000 yıldır suların nasıl yükseldiğini aşağıdaki grafikten görebilirsiniz.

Giderek yükselen sular

 

Güneş Sisteminin Kolonileştirilmesi


Bilim kurgunun bilimle arasındaki çizginin giderek belirsizleştiği bugünlerde “Türkiye’nin Uzay Stratejisi” başlıklı yazımızda belirttiğimiz üzere Dünya dışındaki gezegen ve uyduların kolonileştirilmesi için başta ABD olmak üzere, Çin ve diğer ülkelerin yürüttüğü çalışmalar ve araştırmalar hızla devam ediyor. Çin, 13 Aralık’ta Ay yüzeyine indirdiği Chang’e robotu ile bunu başaran üçüncü ülke oldu. Uzayda yaşamı kolaylaştıran teknolojilerin hızlanarak geliştiği günümüzde, bu tür girişimlerin de arttığını göreceğiz. Bugüne kadar ortaya çıkan gelişmeler, güneş sistemindeki gezegen ve uydular hakkında elde edilen en son bilgileri de göz önüne aldığımızda, insanoğlunun güneş sistemi macerasının gidişatı hakkında tahminlerde bulunabileceğimizi düşünüyorum. Bu durumda Dünya’ya yakınlığı, suyun ve atmosferin varlığı ve yaşama karşı olan düşmanlığının oranı ölçütünde gelecek bin yılda Ay’la başlayacak olan kolonileştirme hareketinin sırasıyla Mars, Ceres, Europa, Enceladus, Titan ve Venüs gezegenlerine ulaşılabileceğini öngörebiliriz.

Görsel

Üçüncü Nesil Üniversiteye Giden Yol


Bilgi çağı, bireyleri olduğu kadar üniversite gibi yaşamı binlerce yılla ölçülen geleneksel ve köklü kurumlarını da dönüşmek zorunda bırakıyor. Bilgi odaklı yeni paradigmanın yarattığı sarsıntı, üçüncü nesil kavramında somutlaşan yeni üniversite tartışmalarının da temel sebeplerinden birisi. Son üç yıldır Genel Sekreterlik görevimiz dolayısıyla edindiğimiz tecrübe ve gözlemlerimizle birlikte, güncel sorunlara ilişkin çözümlerimiz bir seri makale ve bildiri halinde somutlaşıyor. Bu bağlamda bilgi toplumunun içinde üniversiteyi daha sağlam bir konuma ulaştıracağına inandığımız, üniversitenin eğitim ve araştırma gibi iki geleneksel fonksiyonunun yanı sıra artık “sosyal etki”nin üçüncü ve bağımsız bir fonksiyon olarak olarak konumlandırılması gerektiğine inanıyoruz. Devamı gelecek olan “Yeni üniversite” hakkındaki düşüncelerimizin ilk ürünü olan ve 12-14 Aralık tarihlerinde Sakarya Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Yüksek Öğretimde Kalite Kongresinde (ICQH) sunduğumuz bildirinin özeti aşağıdaki gibidir. Bildirinin tam metnine ACADEMIA adresimizden ulaşabilirsiniz.

ÖZET

Günümüzde, toplumun gelişiminde ve dönüşümünde üniversitenin merkezi bir rolü bulunmaktadır. Modern anlamda üniversitenin Batı’da ortaya çıkışının ardından bilginin merkezi olan Kilise zamanla bu konumunu kendi içinden doğan üniversiteye bırakmıştır.

Üniversite, bilim, teknoloji, toplum etkileşimi içinde evrimleşerek bugünkü halini almıştır. Mevcut durumda üniversitenin eğitim ve araştırma olarak iki temel fonksiyonu bulunduğu ve varoluş amacının toplumsal fayda üretmek olduğu kabul görmektedir. Bilginin tüm boyutlarıyla liberalleştiği, bireyler ve kurumların üniversite bağlamı dışında da bilgi döngüsüne katılabildiği yeni bir çağ başlamıştır. Bu yeni toplumsal bağlam üniversite için yeni meydan okumalar içermekte ve üniversiteyi bir değişime zorlamaktadır.

Üniversitenin eğitim fonksiyonu bireysel, araştırma fonksiyonu sektörel dönüşümü sağlarken, toplumsal dönüşümü sağlamak için “sosyal etki”nin üçüncü ve bağımsız bir fonksiyon olarak kurgulanması gerektiği düşünülmektedir.

Makalede, bireyin toplumsallığın merkezine yerleştiği, bir anlamda yalnızlaştığı bilgi çağında yeni üniversitenin, “sosyal etki”yi yeniden yapılandırarak iç ve dış müşterileri için bir toplumsallaşma aracı haline gelebileceği fikrini kavramsal olarak ele alınmaktadır.

Türkiye’nin Uzay Stratejisi Hakkında


Treni ikinci defa mı kaçırıyoruz?

Yeni yayılmacılık hareketi ve Türkiye

Görsel

(Illustrasyon: Sanatçının gözüyle Europa ufkunda doğan Jüpiter)

Tarihin Dönüm Noktası : Ne zaman kaybettik?

1492 yılında Kristof Kolomb, o zaman Hindistan zannettiği yere ilk adım attığında büyük bir ihtimalle Batı’nın küresel hakimiyetinin bu topraklarda hüküm süreceğinin ve bu hakimiyetin insanlığa yön veren bir medeniyete dönüşeceğinin farkında değildi. Amerika’nın keşfinde Kristof Kolomb’un girişimciliği ve cesareti sebebiyle bireysel başarısı olduğu kadar tarihsel süreklilik içerisinde şartların olgunlaşmasının da rolü büyüktür. Kristof Kolombu Amerika sahillerine ulaştıran bu süreçte dünyayı nasıl algıladığımız konusunda yaşanan düşünsel değişimin payı da bulunmaktadır.  Oluşmasında antik Yunan’dan Hindistan’a, Çin’den İslam Dünyası’na kadar pek çok medeniyetin bilinen ve bilinmeyen katkısı bulunan bu dönüşüme kısa bir göz atalım.

12. yüzyıldan itibaren antik Yunan düşüncesinin ve özellikle Aristo’nun yeniden keşfedilmesi sayesinde Batılılar manevi dünya ile maddi dünyayı birbirinden ayırmaya başladılar. Bu dönüşümde teknolojinin gelişimi ve daha önceki kaşiflerin de  rolü var doğal olarak. Okyanus aşan karavela gibi gemilerin üretilmesi, pusula dahil seyrüsefer teknolojilerinin gelişimi, haritacılığın ilerlemesi gibi gelişmeler  Kristof Kolomb’un atıldığı macerasını başarıyla tamamlamasında etkili oldu. Daha 1297 yılında Avrupa’nın en ünlü denizci devletlerinden Cenevizlilerin okyanusu aşmaya çalıştıklarını ancak yola çıkanlardan bir daha haber alınamadığını biliyoruz. 13. yüzyıldan itibaren giderek artan bir şekilde ve özellikle coğrafi konum olarak avantajlı durumdaki Portekizlilerin öncülüğünde Afrika sahillerinin keşfi bir yandan Okyanusu aşmak için gerekli tecrübe birikimini sağlarken, bir yandan da bu konuda gerekli cesareti vermiş olmalıdır. Tabii o dönemin ileri medeniyeti olan İslam Dünyası ile Batı dünyasının etkileşiminin de altını çizmek lazım.

Aynı dönemi yani 12 ile 15. yüzyıllar arasında yaşanan dönemi bizim açımızdan ele aldığımızda, İslam biliminin giderek silikleştiğini görüyoruz. İbn-i Rüşt gibi Aristo düşüncesini yeniden yorumlayan, İbn-i Haldun gibi toplumsal bilimleri keşfeden büyük dahiler bulunmakla beraber üretilen bilgiyi sürdürüp geliştiremez hale geldiğimizi görüyoruz. İslam bilimi bu bağlamda üretilen dahiyane fikirlerin farkına varamamış, üzerlerine yeni şeyler koyamamış dolayısıyla sürdürülebilir bir gelişme sağlayamaz hale gelmiş ve giderek sönükleşmiştir.

12. yüzyıla geri döndüğümüze İbn-i Rüşt gibi bir deha ile karşılaşıyoruz. Aklı inancın tamamlayıcısı ve olmazsa olmaz açıklayıcısı olarak gören son İslam düşünürlerinden birisidir. İslam dünyasında ustanın takipçisi olan bir çırağı ortaya çıkmamış olsa da ironik olarak İbn-i Rüşt, Averroes adıyla Batı dünyasında nam salmış ve ölümünden bir kaç yıl sonra Avrupa’da açılmaya başlayan ve hızla tüm kıtaya yayılan üniversite denilen eğitim kurumlarında en önemli bilgi kaynaklarından birisi haline gelmiştir. İbn-i Rüşt’ün 1198’de ölümünden sadece çeyrek yüzyıl sonra 1225 tarihinde doğan St. Thomas Aquinas, İbn-i Rüşt’ün akıl ve inanç hakkındaki tartışmalarından da yararlanarak bin yıllık duraklamanın ardından Hristiyanlığa akılcı bir yaklaşım getirmeye çalışmıştır. Bu tarihten sonra İbn-i Rüşt, Aristo’nun yeni yorumlayıcısı olarak Batı’da Averroes namıyla kendisine sürekli referans yapılan, kendi dünyasında ise unutulan bir figüre dönüşmüştür.

Doğu biliminin giderek gerilediği bu yüzyıllarda, İslam dünyası Moğol istilası, Haçlı Seferleri gibi büyük istila ve yıkımlara mağruz kalmıştır. Ayrıca küçüklü, büyüklü devletler arasında süregelen neredeyse kesintisiz siyasi çatışmaların ve kaosun bir sonucu olarak giderek daha güçlü ve merkezi devlet yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Farklı görüşlerin doğurduğu çatışma ortamından bunalmış olsa gerek İslam Dünyası sonsuz ve adil devlet sistemi arayışlarına girmiş, bir anlamda düzeni bilimsel tartışmaya tercih eder hale gelmiştir.

Nizam-ı Alemi ararken

Bu gelişmelerin sonucu olarak 15. yüzyıl Doğu siyasetinin üç veya dört büyük aktörün katılımı ile dengelendiğini söyleyebiliriz. Doğu biliminin hızlı bir inişe geçtiği bu dönem, İslam dünyasının politik denge ve düzen arayışının diğer tüm kaygılarını bastırdığı bir dönemdir. Bu sebeple Osmanlı İmparatorluğu, Safevi İmparatorluğu ve Babür İmparatorluğu gibi üç büyük gücün ortaya çıktığı ve mutlak hakimiyet sağladığı 16. Yüzyıl,  bir anlamda İslam dünyasının düzen arayışlarını bir sonuca ulaştırdığı, gücünün doruğuna ulaştığı bir dönem olarak yorumlanabilir. Bilimsel gelişme ile desteklenmeyen bu siyasi güç birikimi bir iki yüzyıl içinde hızlı bir inişe geçecektir. Batının yeni dünyalar keşfettiği bu dönemde Doğu dünyasının bu keşiflerle hiç ilgilenmemiş, bu konuda her hangi bir belirgin çaba sarf etmemiş olmasını; hem keşfetmeye duyulan ilginin ya da bilimsel merakın ölümüne, hem de siyasi dengenin uzun kaos dönemi sonrasında kurulmuş olmasının bir tarihin sonu duygusu yaratmış olmasına bağlayabiliriz.

Tıpkı 12. yüzyılın, Batı biliminin yükselişe geçerek Doğu bilimini yakaladığı yüzyıl olarak tanımlanması gibi; 16. yüzyıl da Batı politik gücünün Doğu politik gücü karşısında yeni bir küresel paradigma ve yepyeni siyaset teorileri üreterek dengeyi sağlamaya başladığı yüzyıl olarak tanımlanabilir.

Sonraki 500 yıl boyunca neler olduğunu ise hepimiz biliyoruz. Tüm dünyayı yavaş yavaş kolonileştirerek politik gücünü insanlık tarihinde görülmemiş noktalara taşıyan bir Batı ve onun karşısında kendisini umutsuzca yeniden konumlandırmaya çalışan ve bocalaması hala sürmekte olan bir İslam dünyası ve diğer kadim Asya medeniyetleri. Aydınlanma çağı ile insanlığı ve içinde yaşadığı dünyayı yeniden tanımlayarak, heyecan verici yepyeni keşiflerle ufuk açan bir Batı bilim dünyası ve onu geriden takip etme yöntemi ile kendisine bir yer bulmaya çalışan Doğu bilim dünyası. Yukarıda izah edilen bağlamda, coğrafi keşifler ve kolonileştirmenin; bugünkü Batı medeniyetinin geldiği noktaya ulaşmasında çok kritik bir rolü olduğu gibi itici güç vazifesi de gördüğünü kabul etmek gerekir.

Adını bile bilmediğimiz dedelerimizle övünürken

Bu bağlamda Batı medeniyeti ile ilgili her  gelişmeyi gözünü altın hırsı bürümüş sefil ve ahlaken yozlaşmış batılıların faaliyetleri gibi görmek ucuzculuğundan kurtulabilirsek bu gelişmeleri daha net görme şansımız da olabilir. Bu tür kategorileştirmelerin bize bir faydası olmadığını uzun bir süre önce anlamış olmamız gerekir. Sömürgeciliğin (kolonileştirmenin) ve kölelik gibi uygulamaların acımasızlığı, maddeci düşüncenin insan ruhunda açtığı yaralar gibi daha ziyade ahlak felsefesi düzeyinde tartışılması gereken hususların bu makalenin konusu olmadığının altını çizmekte fayda görüyorum. Zira bu argümanlar sıklıkla, ne kadar haklı olduklarından bağımsız bir şekilde Doğunun yenilmişlik ve ezilmişlik psikolojisi içerisinde Batının kat ettiği gelişmelerin reddi ile sonuçlanan duygusal bir tuzağın araçları haline getirilmektedir. Gündelik dilde söylenen şekli ile “züğürt tesellisine” kaçan savunma içgüdüsü ile beslenen bu tür söylemler, aynı zamanda gerçeği doğru bir şekilde araştırıp, analiz edebilmemizin önünde de ciddi bir engel teşkil etmektedir.

“Tarih”i tekerrür diye ta’rif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” 

Mehmet Akif Ersoy’un edebi diliyle ifade ettiği gibi tarih geleceğimizi şekillendirmek için sahip olduğumuz araçların başında gelmektedir.

Bu bağlamda Batının yarım bin yıl önce gerçekleştirdiği gelişmeyi analiz etmeye çalışmamızın aslında pratik bir nedeni var. Batının bilgi konusundaki üstünlüğünü fark etmemizin üzerinden neredeyse iki yüzyıl geçti. Bu süre içerisinde Batının olgunlaştırdığı bilgiye ve akla dayalı metodoloji ve araçları elimizden geldiğince adapte etmeye ve benzeri bir altyapı oluşturmaya çalıştık. Bizim de dünyada ilk 100’e giren üniversitelerimiz var. Ancak toplumun itici gücünü oluşturan arayışımız nedir diye sorduğumuzda ne yazık ki hala ana konumuzun tıpkı 500 yıl önce olduğu gibi politik düzen ve denge arayışı olduğunu itiraf etmek durumundayız. Neredeyse bir yüzyıl uğraşarak oluşturduğumuzu düşündüğümüz demokrasimiz hala kendi kendini üretme kapasitesinden uzak ve toplumun tüm unsurlarını kapsayacak ve herkes tarafından kabul edilen bir toplumsal sözleşme oluşturma noktasından çok uzak. Hala iç siyasette, unsur ve hiziplerin güç ve alan paylaşım kavgası ile meşgulüz. Bir başka ifade ile hala düzen arıyoruz. Ve görünen o ki nasıl bir yüz yıl önceki düzen arayışımız tekil güce dayanan bir yapı ile sonuçlandı ise modern bir demokrasi kurma yerine adet olduğu üzere farklı seslerin parazit yapmadığı, huzurlu ve kaynakların tek elden dağıtıldığı bir  düzen kurma arayışının ötesine geçemiyoruz. Devlet denilen organı, kişi ve toplumsal gruplardan soyutlamayı başarabildiğimiz söylenemez. Bugün İslam camiasını oluşturan unsurların birbirini insanlık dışı yöntemlerle parçalamakta olduğu bir kaos dönemini yaşıyoruz. Hala 500 yıl öncesinin merkezi imparatorluklarında olduğu gibi içte ve dışta sükuneti ve düzeni sağlamış, fikirlerin çatışmasına dayalı ilerlemeye otomatik olarak engel olan, insanlık seviyesinde evrensel düşünceler üretemeyecek şekilde yerelliklerle kendini bağlayan yepyeni bir denge yapısı kurma  arayışımız devam ediyor gibi görünüyor.

Treni kaçırıyor muyuz?

Asıl dikkatinizi çekmek istediğim konu biz 500 yıldır siyasi denge arayışımıza devam ederken, yeni bir keşifler çağının arefesinde olduğumuz gerçeğidir. Batının başlattığı yayılma hareketinin bir sonucu olarak artık hepimiz küresel seviyede düşünebiliyoruz. Söylemek istediğim husus artık küresel paradigmanın bile eskimekte olduğudur. Batı artık küresel ötesi yeni bir paradigmanın temellerini atıyor. Batıda üretilen bilginin en çok kültürel kısmına aşina olduğumuzdan ve en kolay kültür ürünlerini tükettiğimiz için bilim-kurgu olarak algıladığımız yepyeni bir dünyanın kapılarını açıyorlar. Tıpkı 500 yıl öncesinin keşiflere öncülük eden uzak diyarlara ait masallarının gerçek öteliği ile – iki kafalı insanlar, maymun adamlar, deniz kızları vb. – dalga geçerek, kültür alanı dışındaki asıl gelişmeleri gözden kaçırdığımız gibi bugün de benzer bir durumdayız.  Biz herkesin mutlu ve eşit yaşayacağı, her şeyi bilen, gören ve mutlak adalet dağıtan ve aslında gerçek dünyada var olması mümkün olmayan ideal siyasi düzeni (nizam-ı alem) ararken bir kere daha treni kaçırmak üzere olduğumuzun farkında değiliz.

Bilmemiz gereken husus, insanlığa katkı yapan ve yan ürün olarak benzersiz bir sosyal, ekonomik ve kültürel kalkınmayı tetikleyen ve bugün yaşadığımız ve nimetlerinden istifade ettiğimiz modern dünyayı oluşturan itici gücün “bilinmeyeni keşfetme” arzusu olduğudur. Bizim zannettiğimiz gibi herkesin mutlu yaşayacağı “ideal düzen” arayışından çok farklı bir itici güçten bahsediyoruz.

Şu anda bizim kültürel tüketimimiz üzerinden bilim-kurgu olarak algıladığımız yeni paradigmayı basitçe dünya ötesi olarak ifade edebiliriz. Lafı uzatmadan söyleyelim, uzay araştırmalarından bahsediyoruz. Bir kısmımız Batının ve yeni uyanan Uzak Doğunun uzay merakının salt bilimsel kaygılardan ibaret bir ilgi alanı olduğunu zannediyor olabiliriz. Oysa uzay araştırmalarının ekonomik, sosyal ve politik sayısız sonucu var. Her saniye elimizin altında bulunan, ikide bir göz atmadan duramadığımız cep telefonu teknolojilerini hangi araştırmaların doğurduğunu düşünüyorsunuz.

Aydınlanma çağından beri giderek yoğunlaşan uzay bilimlerine duyulan ilgi bizi son elli yıldır atmosfer dışına çıkmaya ve bir başka kayaya ayak basmamıza kadar götürdü. Şimdi düzenli olarak yörüngede ve dünya dışında sürekli olarak varlığını devam ettiren içinde sürekli olarak insanların yaşadığı küçük bir uzay kolonimiz bile var. Bu yeni keşifler çağının henüz başında olduğumuzu söylemem lazım. Bir benzetme yapmak gerekirse henüz Atlantik okyanusunda Azor adalarına 1427 yılında ulaşan Portekizlilere benziyoruz. Ancak bilim-kurgunun ötesini okuyabilen ve bu konuda Batıdaki gerek bilimsel, gerek kültürel ve gerekse politik tartışmaları ve gelişmeleri takip edebilen herkesin görebileceği üzere Amerika keşfedildi, şimdi ise kolonileşme başlamak üzere.

Marsta sadece eskiden yaşam olup olmadığını aramıyorlar. Aynı anda üzerinde kolonileşmenin mümkün olup olmadığını da araştırıyorlar. Ay üzerinde ısrarla su aramalarının ve sonuçta bulmuş olmalarının yarattığı heyecanın sebebi sizce nedir? Veya neden Çin 2015’te aya ilk kez insan indirmeyi hedefliyor?

Asteroit madenciliği diye yeni bir alan oluşuyor ve bunun ekonomik alt yapısı tartışılır duruma geldi. Ay üzerinde mülkiyet haklarının nasıl kurgulanacağı tartışmaları devam ediyor. Yani Batı ve onun yolundan ilerleyen Asya’nın yeni devleri Çin, Japonya ve Hindistan bilimsel gelişmelerin sosyal etkilerini de tartışmaya başlamış durumdalar.

2015 yılında asteroit kuşağının en büyük cismi ve bir cüce gezegen olan Ceres’e ilk kez bir uydu ulaştırmış olacaklar. Türçesi şafak anlamına gelen “Dawn” uydusu bir yıl içerisinde Ceres’ten bize ilk görüntüleri gönderiyor olacak. Ceres’in uzayda gezinen bir taş olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak uzaktan yapılan ölçümler doğruysa Ceres’in, güneş sisteminde donmuş halde de olsa en büyük su kaynaklarını barındırdığı düşünülüyor. Sizce asteroit kuşağında neden su arıyor olabilirler? Daha uzakta birisi Jupiter’in, bir diğeri Satürn’ün yörüngesinde yer alan ve bolca suya sahip olan Europa ve Enceladusa duyulan ilginin sebebi ne olsa gerek?

Uzayda yaşamı mümkün hale getirecek ucuz ve sürdürülebilir teknolojilerin araştırmaları da son hız devam ediyor. Ölümcül uzay radyasyonu ile nasıl mücadele edileceğinden tutun, kapalı ortamda bir grup insanın psikolojik sağlıklarını nasıl koruyabileceklerine ilişkin araştırmalar mevcut. Mars’ta gezegenin öz kaynakları ile dışarıdan malzeme aktarımına ihtiyaç duymadan üretilebilecek yaşam ortamlarının mimarisi tartışılıyor. Yeni keşifler çağı başladı ve tüm hızıyla devam ediyor. Ve Batıya ek olarak Hindistan ve Çin gibi yeni Doğulu süper güçlerde artık bu keşifler çağının oyuncuları arasına katıldı. Hindistan bu yıl Mars’ın etrafına ilk gözlem uydusunu yerleştirdi.

Bunları sadece bilimsel araştırmalar olarak anlayan ve arkasında yatan sosyal, ekonomik ve politik sonuçları göremeyen ve hatta farkına varamayan, bütün bunları bilim-kurgu edebiyatının eğlenceli ürünleri olarak tüketen bizler için ise durum daha vahim. İdeal politik düzeni ararken, bilimi bilinmeyeni keşfetmeye değil, vizyonumuzu varsayımsal politik düzenimizin koruyucusu olabilecek askeri teknolojiler yani silahlar üretmenin ötesine taşıyamama tehlikesi altındayız. Evet ilk askeri tankımızı ve helikopterimizi imal ettik ama bunlar yapılalı neredeyse bir yüzyıl oldu.

Bundan bir beşyüz yıl sonra, inanılmaz derecede gelişmiş teknolojileri ile gezegenler arasında ticaret yapan, birbiriyle mücadele eden güçlerin arasında güç dengesindeki aşırı zayıf kalmış olması  sebebiyle asimile olmuş, kimi Çince, kimi İngilizce konuşan torunlarımız olduğunu düşünmeniz gerekiyor. Benzer bir ezilmişlik duygusunu bize yaşatan  Batının kültürel üstünlüğü ile sonuçlanan bir süreçten geçtik. Bir benzerini çok daha büyük bir ölçekte yaşamaya hazır olmamız gerekiyor. Atı alan Üsküdar’ı geçmeden, felsefi olarak bilime ve dünyaya bakışımızı revize edip, başımızı önümüzden kaldırıp ufka bakmak gerekiyor.

Öyle anlaşılıyor ki istikbal hala göklerde. Sizce?

The reason why university web sites mostly suck


Universities represent some of the highest concentrations of talented and intelligent individuals anywhere on the planet. These are institutions built around people literally engaging in lifelong education. They create amazing inventions, cure diseases, and move civilization forward in countless ways. So why can’t they bust out a decent web design?

I have a little bit of insight into how major universities go about creating websites, and in my experience the major problem is the same that leads to most poor corporate design: Design by Committee. Two heads may be better than one, but ten to twenty heads gets you an ugly website.

As aesthetic decisions become subject to bureaucracy, inner-office politics and groupthink, the quality of the finished product decreases exponentially. I guarantee you that if you let a single talented web design student take a stab at redesigning his university homepage, he/she could easily come up with something more attractive and more effective than the building full of people the university pays to oversee the site.

by Joshua Johnson on 20th January 2011, full article

As Mr. Johnson clearly and simply defines, the worst thing to do is to create design committees when creatign a corporate web site. Things get messy as people put their personal or smaller community concerns into the design process. It is even worser for universities, organizations of more intellectual people, where everybody has an innovative idea on how to design the web site.

Ways of discrimination: Sexism


It is obvious isn’t it? People have bad manners. They easily disregard the “other”s. And most of the discrimination happens at work. There is this wonderful article which shows how things turn out, when usual suspect becomes the victim and vice versa. It is an illusion that usual victim would not become the villain someday. And it shows that power play always ends bitterly. Either caused by gender, race, belief, sects or political thought.

Read the full article at: Huffington Post

Practicing a non-sexist work environment means treating people equally regardless of gender. Ultimately, Sari realized that much of her attitude towards male editors was an outcome of her own struggle to succeed — something she always assumed was harder because she was a woman. Likely she wasn’t wrong, but the answer isn’t to pay the sexism forward. “I maybe had a bit of a chip on my shoulder,” she said later. “I had to prove myself coming up as an editor, and now that I was in charge, I wanted men to know what that was like.” Given that so much sexism is benevolent, or unintentional, ending the cycle means paying attention, and recognizing that sexism is sexism and, in any form, is damaging to the idea of gender equity. It’s also about recognizing that the best workplaces are built on the ideals of hard work, talent, and dedication — three qualities that know no gender.
Dr. Peggy Drexler

First Thing’s First: Why Model?


Dealing problems and creating solutions are the things that seperates human brain from the rest. We not only deal with some simple problems that all other creatures face, but also prettey complex problems that we like to put forward. As a part of my continuing effort for uncovering the depths of higher education management, I thought it would be great to get some professional help. I hope Dr. Page’s course on modelling will help to solve this problem twingled with culture, organization, management, sociology and even phsychology.

As we always tend to do we simplfy problems, search for similarities and make assumptions built on experience and observation. Beyond our daily practice of natural modelling, it would be great to take this onto a new level.

This course is not for me to learn modelling but also a chance to understand the new phenomenon of MOOCs (Massive Open Online Courses). Take a look at Dr. Page’s blog to learn more.

First Thing’s First: Why Model?.

The inner war


As a late comer to the higher education the clear separation between the academic and non-academic members of a university stroke me instantly. As a person who has studied the history of the caste system in India and as a professional public administrator doing his Phd on public administration this disturbing problem -which now I’m a part of-  turned out to be a social problem to be studied. It turns out to be that it is a topic of a life time.

And when we talk about the 3rd generation universities and the change in higher education it turns out to be a crucial subject to reveal. During my web searches I come across interesting comments and thoughts. Here I would like to share with you a blog post written by Ferdinand von Prondzynski which is giving a glimpse of the Irish version of the problem. You can click the link to read the full post.

One of the refreshing aspects of my university, DCU, is that it makes few distinctions between those employees who have academic tasks, and those whose work is administrative, secretarial, technical or professional. There is no hierarchy of decision-making that places the latter groups in a less favourable position. This is significant, because in every other university I know there appears to be open or subdued warfare between academics and others.

I recently attended a meeting of one of the learned academic bodies and was astounded to hear a very senior professor from another institution argue that administrators were a cancer in the academic system, but I was even more alarmed when that statement was greeted with mutters of approval by many others present. Academics, the speaker suggested, were entitled to expect priority support and, more or less, an obsequious caste of non-academics seeing to their needs. More nods andsotto voce statements of agreement.

Keep reading